30 Nisan 2008 Çarşamba

DAHA FAZLA HAK HUKUK DAHA FAZLA ÖZGÜRLÜK

İnsan bu azla yetinmiyor. Hep daha fazlasını istiyor. Daha fazla para, daha fazla konfor, daha fazla bilgi, daha fazla hizmet, daha fazla hukuk daha fazla sağlık, daha az sorumluluk, daha az vergi...

Bugün 1 Mayıs ya o yüzden yazıyorum bunları... Bugün zamanım vardı, bilgilerimi tazeleyim istedim uluslararası işçi hareketinin geçmişini. İlk ögrütlü eylemler Avusturalya'da taa 1856 yılında olmuş mesai saatlerinin 12'den sekize düşmesi için. 30 yıl sonra aynı gerekçeyle Kuzey Amerika'da yaşanmış, ilk kez siyahlarla beyazlar aynı amaç uğruna yanyana eylem yapmış, ilk kez devletle işçiler karşı karşıya gelmiş, çatışmalarda en az 200 kişi yaralanmış, ölü sayısı resmi olarak hiç açıklanmamış, bilinmiyor. İşçi örgütleri bu olayın hiç unutulmaması için 1989 yılında II. Enternasyonel'de 1 Mayıs'ı 'İşçi Sınıfının Ulusararası Mücadele Günü' olarak ilan etti.

Bizde 1 Mayıs kutlamaları 1911 yılına dayanıyor. Ama bizde 1 Mayıs'ı akıllara kazınmasına neden olan olay 1977 yılında Taksim Meydanı'nda yaşanan Kanlı 1 Mayıs'tır. İşçi sendikalarının düzenlediği etkinlik sırasında çıkan çatışma sonucunda 34 kişi can vermiştir. Ve o günden bugüne Taksim Meydanı cezalıdır. Tıpkı askeriyedeki cezalı ağaçlar, tanklar, uçaklar gibi... Ama Türkiye askeriye değildir, koskoca demokratik bir cumhuriyettir.

Her türlü kutlamanın Türkiye merkezi olan Taksim Meydanı, emekçilerin kutlamasına tam 31 yıldır yasaktır.

AKP, diğer partilerden daha fazla özgürlük yanlısı ya... Türkiye'de herkes eşit ve hiç kimse üvey vatandaşı muamelesi görmeyecek ya... Artık düşüncelerin, inançların ve bilmem neyin rahatça söylenmesi ve o derece yaşanması gerekiyormuş ya... Üniversite kapılarındaki ayıp bitsinmiş ya... Hepsine eyvallah hiç itirazım yok... Bütün bunların hepsine eyvallah ama bana yetmiyor. Ben daha fazlasını istiyorum!

Onlara tanınan hak ve özgürlüklerinin aynısını ben de istiyorum. Çünkü yarım yamalak özgürlük yoktur. Yüzde yüz özgürlük istiyorum... Hemen!!!

27 Nisan 2008 Pazar

ZAKKUM GİBİ MÜZİK


Türkiye'de iyi müzik grubu var mı? Var tabi, Vega, DirekT ve Zakkum, Mor ve Ötesi. Bir aralar Athena da vardı ama sonra, hangi akla hizmet, deneysel müziğe kaydılar... Pentagram da var ama onun kulvarı çooook farklı.

Bizim buralarda soundu sağlam gruplara yaşam hakkı tanınmaz. Bir albüm çıkarılır, bir iki klibi çekilir. Sonra unutulur gider. Geriye hoş bir sada kalır kulaklarda. Zakkum'un akıbeti insallah bu olmaz.

Ankara kökenli bir grup olan Zakkum'un 9 yıllık bir mazisi var. Başkentte Raindog olarak tanınıyorlar. Bugüne kadar binin üzerinde sahne performansı gerçekleştirmişler. Grubun Zehr-i Zakkum adlı ilk albümünde Seyyal Taner ablamız ve son dönemde müziğinden çok magazin basınına verdiği frikiklerle gündeme gelen Teoman'ın da katkıları olmuş.


Grubun kurucularından ve solisti Yusuf Demirkol sesini gerçekten çok iyi kullanıyor. Biraz isyan ve hüzün var sanki. Demirkol'un bir ilginç özelliği daha giyimi kuşamı. Glimmer rock döneminden uçup gelmiş gibi.

Bir rock grubunu rock grubu yapan iki önemli özelliği vardır bildiğim kadarıyla bir soundu iki sözleri. Zakkum'un sözlerinde iki olgu hakim aşk (bunu da gençliklerine veriyorum) ve insana aykırı yapısıyla metropol hayatı. Grup o kadar haklı ve karamsar resmediyor ki şehir hayatını, insan gerçekten hüzünleniyor. İnanmıyorsanız okuyun...

*****************************************************************
Kapat Perdelerimi

Yedi rengi görmeyen bir cocuktum büyüdum
Gölge gibi bedensiz bir hayata büründum

İnsan yüzü görmeyen bir diyara sürüldum
Yarını hiç bilmeyen bir dündüm bir bugündüm

Kapat perdelerimi
Artık güneş girmesin
Kimse beni bilmesin

Kapat perdelerimi
Kalbin beni sevmesin
Derdim sana geçmesin

Sussun istiyorsun şu koca kalabalık
Bomboş olsun sokaklar, çalmasın telefonun

Hiç kimse özlemesin, gelmesinler kapına
İhtiyacın yok çünku yeni bir hatıraya

Hayat çok güzeldi
Durduk yere üzüldum
Her doğum günümde
Neden bir yaş küçüldüm?
*****************************************************************

Kent yaşamıyla ilgili diğer şarkı sözleri de bundan pek farklı değil. Şarkılar insanı hep eğlendirmez. Bazen de düşündürmeli, hüzünlendirmeli. Zakkum bunu çok iyi yapıyor. Yine de yirmili yaşların ortalarında seyrettiğini düşündüğüm grubun davulcusu ve söz yazarı Cem Şenyücel için üzülmüyor değilim. İnsanlar hele o yaşlarda geleceğe umutla bakabilmeli. Tamam hayat kötü, kent yaşamı daha da kötü ama hiç mi güzel şeyler yaşamıyorsun be kardeşim. Belki de metropoller insanların umudunu da çalıyordur ben farkında değilim...

26 Nisan 2008 Cumartesi

TÜRK ERKEKLERİNİN YÜZDE 60'I GİZLİ GAYMİŞ... NERDEEEEEE


Türk asıllı İtalyan yönetmen Ferzan Özpetek'in filmlerinden tanıdık onu. Muhteşem oyunu sevimli ifadeleriyle sanırım herkesin hayranlığını kazandı Serra Yılmaz. Şu sıralar Parmaklıklar Ardından adında, belki de bu sezonun en sağlam TV dizisinde Hayriye Çakır'ı oynuyor. Diziye çok şey katıyor... Neyse konum Serra Yılmaz'ı tanıtmak değil.

Hülya Avşar'ın programına katılmış geçtiğimiz hafta. Hülya, 'Ferzan da hep gay filmi çekiyor, canııııııım' demiş. Serra Yılmaz da itiraz edip 'Hayır, içinde eşcinsel karakterlerin olduğu filmler bunlar' diye cevaplamış... Sonra Hülya, 'Biz zaten gayet hetero bir toplumuz, bize uymaz gaylik meylik' deyince, Yılmaz, 'Sana öyle geliyor, Türk erkeklerin yüzde 60'ı gizli ibne, nabeeeeer' diye çemkirmiş. Olayın özeti bu.

Serra bacım, ablamsın sana saygım sonsuz ama maalesef yanılıyorsun. Ben çok araştırdım, eşcinselliğin dünya ortalaması yüzde 12. Bu oran da en yüksek olanı. Hadi biz bilim insanları yanılıyor diyelim, kadevesiyle yüzde 10 daha koyalım, diyelim ki yüzde 25 olsun eşcinsellik oranı.

Yani sadece kendi çevrene göre böyle bir değerlendirme yapıyorsan belki haklısın. Yani ben kendi çevreme göre baksam oran yüzde 60 değil belki de yüzde 80 olacak. Hatta iddiam şu ki, biraz gayretle geri kalan yüzde 20'nin bile eşcinsel olabilirliği var. Ama durum böyle değil, değil, değil.

Zamanında bir yıla yakın gayet gelişmiş ortalamanın üstünde büyüklüğe sahip bir kentte yaşadım. İnsan yolda bir tane eşcinsele rastlamaz mı, rastlamadım. Yoktu, valla yoktu. Yani insan bir süre sonra tipinden de vazgeçiyor. Olsun da çamurdan olsun diyor. Valla yoktu. Hastalandım, bunu bahane edip İstanbul'a geldim. Annem 'sen sıla hasreti çektin de hastalandın. Bizi özledin' dedi. Doğru bir şeyleri özledim ama bu annem miydi, ne yazık ki emin değilim. Saf annem benim. Ben şimdi bu gözlemime dayanarak Türkiye'de benim dışımda eşcinsel yok deseydim, herhalde millet kıçıyla gülerdi.

Üstelik ben bir kereliğine de olsa böyle bir deneyim yaşayan kişilerle, 'saldım çayıra mevlam kayıra' düsturuyla hareket eden benim gibilerin çok rahatlıkla aynı kefeye koyup eşcinsel olarak tanımlarım. Buna rağmen oranı yüzde 60'lara götürmek mümkün değil.

Bu tür fantastik hesaplamaları yapmayanımız yoktur. Bir kere Taksim'deki tüm taksi şoförleri eşcinseldir yargısı yalan. Ben biliyorum. Bu efsaneyi ilk duyduğumda, en safından bir kezbandım, inandım, sonu neredeyse karakolda bitiyordu. Şu yargı belki daha doğrudur, eşcinsellerin bir bölümü taksi şoförlüğü yapıyor. Ama hepsi değil.

Sonra, kimi istediysem elde ettim lafı vardır, her duyduğumda kıskançlıktan çatlarım ama bu da doğru değil (umarım), ben mi safım benim mi libidom düşük, cazibemde bir sorun mu var diye diye ölürüm valla. Çok hikaye dinlemişimdir. Adam yolda beğendiklerine kartvizitini, telefon numarasını veriyor. Olağandışı davranışlar tabi, duyunca gülüyorsun, hayret ediyorsun ama geri dönüşü yüzde kaç. Yüzde 60 mı, zor!

İstanbul'un nüfusunu gözönüne aldığımızda, bu kentte en az 1 milyon 200 bin eşcinselin yaşadığını söyleyebiliriz. Yarısı kadın olsun, ortaya 600 bin gay çıkıyor. Allah bereket versin...

Bir de tabi olayın gizlilik kısmı var. Serra Yılmaz'ın bu lafından Türkiye erkeklerinin yüzde 60'ı gizli gayse geriye kalan yüzde 40'ı açık, yani aslında Türkiye'deki erkeklerin topu ibne haberimiz yok. Tabiki burada yazdıklarım espiriktir ciddiye alınmamalıdır. Üstelik gizlilik o kadar kötü bir şey değil. Out olmak daha iyidir ama gizlilik de kötü değildir. Herkes kendi şartlarına göre davranmalı. Veya zaten herkes olabildiğinde outtur kanaatimce.

Gizli gay diye bir şey var mıdır? Park, sinema, bar, hamam vs. gibi gay mekanlara takılmayan eşcinseller vardır. Bunları gizli olarak tanımlayabilir miyiz, koca bir hayır diyeceğim. Bazıları bakkaldan hormonsuz organik alışveriş yapmayı sever, bazıları için fark etmez.

Sonuç itibariyle Serra Yılmaz maalesef yanılıyor. Keşke oran o kadar yüksek olsaydı ama nerdeeeeee.

24 Nisan 2008 Perşembe

İLK AYI BARIMIZ AÇILDI. HAYIRLI OLSUN!

Türkiye'deki ayı hareketiyle geçmişte yakın ilişkiler içerisinde bulunan biri olarak, yine bu cenahta yaşanan gelişmelerle ilgilenmek boynumun borcu olarak addediyorum. Türkiye'deki ayılar açısından belki de en önemli gelişme geçtiğimiz hafta sonu, hedef kitlesi ayılar olan bir barın açılışı.

Oysa hatırlıyorum da, bir dönem sırf bıyıklarım var diye bazı gay barlara giremiyordum. Acayip bozuluyordum her defasında. Oraların müdavimi, Türk gay prototipine uygun tanıdıklarla giderdim. Sonra gitmemeye başladım. Ne işim var beni istemeyenlerin yerinde. Şimdi çok şükür tüm gay mekanları ayıları da hizmet veriyor. Mücadelemiz sonuç verdi anlayacağınız. Ama ayılar gitmiyor şimdi de o mekanlara. Ne garip şey yaşamak anne...

Türk eşcinselleri son 20 yıl içinde hem içe hem dışa dönük ciddi değişim geçirdi. Daha bir özgürüz artık, bundan 20 yıl önce sadece bazı mekanlarda rahat ederdik. İstediğimiz gibi eğlenir şarkılar söylerdik. Ama o mekanlardan çıkınca yine yüzümüze bize ait olmayan maskeleri takar, toplum tarafından onaylanmış kimliklerimizle arzı endam ederdik. Ama artık öyle mi? Belki sokaklar tamamen bizim değil ama artık sadece gay mekanlarda değil bir çok mekanda eşcinsel çiftler kimliklerini gizlemeden eğlenebiliyor. Ne oraların işletmecileri karışıyor, ne de müşteriler. Bu da bir gelişme.

Tabi toplum değiştikçe ihtiyaçlar da ayrışıyor. Düne kadar eşcinsel yelpazenin tüm renkleri aynı mekanda eğlenmeyi bilirken artık bu renkler kendilerine ait mekanlar oluşturup buraralarda eğlenmeyi yeğliyor. Doğal bir süreç. Düne kadar ayı milleti neredeyse köhne diyebileceğim biranelerde eğlenirdi. Değirmen bu mekanların en ünlüsü. İşletmenin yıllar içinde yaptığı ciddi hataları ayılar affetmedi ve oraya küstü. Paşam açıldı, ayılar burayı hemen benimsedi ve çok sevdi. Ne yazık ki iki ay önce bazı nedenlerden dolayı kapandı ve duyduğum kadarıyla da bu hafta tekrar açılacak.

Ancak bar konseptinde bir ayı mekanı bildiğim kadarıyla ilk kez açıldı Türkiye'de. Bearphorus'un işletmecileri için zor olacak. Çünkü ayıların bu mekana gelmesi için bir neden olmalı. Bu nedenleri bize sunarlarsa tüm ayılar seve seve gider. Söz veriyorum...

Biraz da şeytanın avukatlığını yapayım. Kapitalist sistem, ihtiyaç duyulmayan şeyleri bile satın almamız için bizlere neredeyse işkence yapıyor. (Bkz. Son Coca Cola Zero'nun reklam kampanyası-yurdun çeşitli beldelerinde bu yeni süper içeceği içmeyenler geniş halk kitleleri tarafından linç edilmek istendi). Türkiye'de acaba gerçekten ayılara özel bir mekana ihtiyaç var mı? Bence yok. Yurt dışındaki ayı kardeşlerimizin belki bu tür özel mekanlara ihtiyaç duyuyor olabilir ama biz o kıvamda mıyız. Zannetmiyorum. Umarım Bearphorus varlığını sürdürür ama bearların yaş ortamalarının diğer eşcinsel toplumdan yüksek olması, bence en büyük handikap. Bu durum işletmecileri düşündürmeli. Ayılar dans etmez, çoğu kendi köşesine çekilir sağı solu kolaçan eder. Ve de çok küşük bir güruh olduğumuz için, yani neredeyse herkes herkesi gayet yakından tanıdığı için, bir çoğumuzun bu bara gelmesi için gerçekten çok sağlam bir nedeni olmalı. Yani av yok ayı yok. Sohbet etmekse amaç zaten gündüz yeterince mekan var sohbet mohbet için, eee sonra... Sonrası benim için cidden büyük bir soru işareti.

22 Nisan 2008 Salı

AYRILIK DA SEVDADANDIR

Yine elim klavyeye varmadı uzun süre. Nedeni ayrılık. Kankam ayrıldı sevdiğinden. Kankam bu aralar tam olarak nasıl bir haleti ruhiye içerisinde bilmiyorum. Çünkü hiç birşey yokmuş gibi yaşıyor hayatını. Ben allak bullak oldum. Veya üstadımın dediği gibi şallak mallak...

Bana ayrılıklar yaramıyor onun farkına vardım. Kelimelerim tükeniyor sanki. Benimkiyle bayağı bi gerildik. Ufak tefek şeyler yüzünden kırıldık birbirimize, Allah'tan çabuk toparlıyoruz biz. Öküz kafası büyüklüğünde nazarlıklarla dolaşmamız gerekecek bizim. Etrafımızdakiler çok sorar, sizin ilişkiniz gerçek mi diye, evet gerçek. Ama o kadar tuhaf ilişkiler yaşanıyor ki ortamımızda, bizim ilişkimiz tuhaf kaçmaya başlıyor.

Birisiyle aynı yolda yürümeye karar verince, tüm insanları bir kenara itip sadece birisinin hayatınızın merkezine koyuyorsanız ona göre de davranmanız gerekiyor kanaatimce. Tabiki orkide falan değiliz, solacak batacak bir tarafımız yok ama yine de insan biraz sevdiğine özen göstermeli. Ama benim gördüğüm, partnerler, dikkatinizi çekerim partner diyorum eş ve de sevgili demiyorum, partnerler o kadar sert davranıyorlar ki birbirlerine nutkum tutuluyor. Sanki sesini yükselttiği, laf soktuğu, terslediği sevgilisi, aşığı, aynı yastığa baş koyduğu şahıs değil, kanlısı, düşmanı... Vardır bir nedeni bu tür davranışların ama ben bir türlü anlayamadım, anlamak da istemiyorum sonuç itibariyle.

Ben de bu ilişkimden önce bu tür deneyimler yaşadım. Tanıştığımız günden ayrıldığımız güne kadar sürekli bir kavga hali içinde yaşadığım bir ilişkiden sonra çantada keklik muamelesi gördüğüm bir başka ilişki. İnsan sevince cidden çok tuhaf durumlara katlanabiliyor. Bütün benliğini bok çukuruna atıp üzerine bir de işeyebiliyor. Ama ben önünde sonunda benim gibi aşkı bilen ve bu doğrultuda bir ilişki isteyen adam gibi bir adamla karşılaşacağımı biliyordum. Çok şükür hayal ettiğimden daha fazlası var sevdiğimde...

Bu yazının amacı sevgilime methiyeler dizmek değildi. Ancak nokta oraya geliyor nedense. Belki methiyelerin bir kısmı gizli gizli bana, onu da tam kestiremiyorum. Ama o kadar çok, sevgili tenör ozanımız Burak Kut'un dediği gibi 'yaşandı bitti saygısızca' türünde ilişkiler görüyorum ve şahit oluyorum ki aşkıma methiyeler dizmem adeta farz. Biz de her çift gibi tartışıyoruz, kalp kırıyoruz, kavga ediyoruz. Ama bırakın kavga etmenin, kalp kırmanın dahi bir adabı var. Bu kurallara uyulduğu müddetçe sevgi baki kalıyor. O tartışmalarda söylenenen onca kırıcı söze rağmen, birbirimize gücenmiyoruz. Çünkü biz ikimiz biliyoruz ki kavgalar da sevdadandır. Nasıl ki ayrılıklar da sevdadandır ama şart değil.

7 Nisan 2008 Pazartesi

DÜN GECE JAMES BOND'U GÖRDÜM BİR ERKEĞİ ÖPÜYORDU


Kankam sayesinde bu akşam ünlü ABD'li yazar Truman Capote'nin yaşamından bir kesitin anlatıldığı INFAMOUS-Gerçeğin Peşinde adlı filmi izledim. Bence orjinal adını Türkçeleştirmeleri daha mantıklı olurdu REZİL-KEPAZE.

Filmde Tiffany'de Kahvaltı adlı romanın da yazarı olan Capote'nin 1960'lı yılların sonunda küçük bir kasabada işlenen bir cinayet haberinden yola çıkarak, bir roman yazma serüveni anlatılıyor.

Film her açıdan bir usta işi. Sağlam senaryo, zengin oyuncu, iyi reji. Ama bu daha çok sinema eleştirmenlerinin işi. Benim derdim başka. Capote bir eşcinseldi hem de filmdeki gibiyse, en fenasından. Dedikoducu, hazır cevap, pragmatist, ben merkezci, feminen, kadınların en yakın ve en zararsız sırdaşı... Eşcinsellere biçilen kaftana çok uyuyor. Hayran kaldım.

ABD gibi muhafazakar bir toplumda eşcinsellik zor zanaat diye düşünüyorum, Avrupa ve Doğu kültürlerinde homosekssüelliğin göreceli olarak daha kolay kabul edildiği kanısındayım. Bu yargım kesin değil ama kendi evinde şapeli (küçük kilise) olan bir aklı kıtı başkan seçen bir toplumun çok da açık fikirli olmasa gerek. Ama Capote taa 60'lı yıllarda, büyük bir ihtimalle "Ben değişeceğime, içinde bulunduğum toplum değişsin" mantığını güderek, yaşamış hayatını. Aşağılanmaların bini bir para. Gülüp geçmiş demek isterdim ama aşağılanmalar ve dışlanmalar pek de gülüp geçilecek şeyler değil. Bunu yakinen yaşadım. Filmin bir yerinde en yakın arkadaşı olan yazar Harper Lee'ye böyle bir şeyler söylüyor. Küçük bir kasabaya geliyorlar. Capote, kadın arkadaşından da daha kadın bir vaziyette. Tüm tüylerini açmış bir tavus kuşu edasıyla dolanıyor kasabanın sokaklarında Capote, insanlar onunla alay ediyor. Arkadaşı bu duruma üzülüyor ve diyor ki, "Biraz kendini toparla, çevreye uyum sağla." Ancak o değişmeyi reddediyor. Kasabalıya o dönemin kült figürleriyle olan ilişkilerini anlatıyor, Humphrey Bogart, Frank Sinetra, Marlon Brando, Marylin Monroe hepsi onun arkadaşı, hatta dönemin ABD Başkanı. Onlarla ilgili anılarını anlattıkça, eşcinselliği artık o kadar da sorun edilmiyor kasabalı tarafından. Bir yarı tanrılık mertebesine erişmiştir.

Filmi izlerken, ister istemez kendi yaşadıklarım aklıma geliyor. İlk ergenlik yıllarında diğerlerinden farklı beğenilerin olduğunu fark ediyorsun, bir hata var diyorsun. Kızlara takılıyorsun, bir hata var diyorsun... Ne aileme açılabildim. Ne mahalledeki abilerime. İlk kez okuldan bir kız arkadaşıma out olduğumda, garibimin bütün harçlığını bana verip beni ünlü olduğu kadar aptal bir psikoloğa göndermesi aklıma geldi. Hastayım ya. Psikolog olacak o yavşağa zor bela eşcinsel olduğumu söyleyince, böylesine iğrenç bir şeyi nasıl yaptığımı sorarak beni daha da beter bir duruma sokması. Beni ancak başka bir psikolog kendime getirdi. Yani biri bozdu biri tamir etti.


Eşcinsel olduğunu kabul etmek biraz da toplumun hor bakışlarına göğüs germeye gerektiriyor. Daha geçen sene, artık kurtarılmış bölgemiz sayılan İstiklal'de ayıcığımla elele dolaştığım için esnaf peşimizden koşup hareket çekti. Gülüp geçtik... Capote gibi olmak her baba yiğidin harcı değil. Benim değil mesela. Hoş kendimi çok da küçük görmeyeyim, bir çok arkadaşımdan daha cesur davranırım eşcinselliğim konusunda. Çok da gizlediğim söylenemez. Açık açık söymesem de özellikle yeni girdiğim straight ortamlarda kendimi belli etmeye çalışırım. Veya konserlerde sevgilimi öpmekten ona sarılmaktan çekinmem. Ama yine de keşke biraz daha sivri dilli olsam diyorum kendi kendime, sana ne beea diyebilmeyi çok isterdim. Yine filmden bir replik: Küçüksen güçlü olmayı öğrenmelisin.

Ve hala James Bond'u merak ediyorsanız söyleyeyim: Capote, cinayet olayını araştırırken, katiller yakalanıp hapse atılır. Ünlü yazar, onlarla ancak ABD Başkanı'nın özel izniyle görüşür. Katillerden biri serseridir, sığdır ve heterodur. Diğeri öyle mi? Değil, o duyarlı, yakışıklı, olayları derinlemesine yaşayıp hisseden, eşcinsel ve James Bond'tur. Son James Bond'umuz Daniel Craig duyarlı katil Perry Smith'i canlandırıyor. Ve filmin sonlarında sıska bücür Capote ile kaslı güçlü Perry'nin bir öpüşme sahnesi var ki, insan ister istemez Capote olmak istiyor.


Capote, Soğukkanlılar romanında bu cinayeti işliyor. Roman Amerikan Edebiyatı'nın en önemli eserleri arasıda yer alıyor. Bu romanından sonra aynı etkide başka bir roman yazamıyor, alkol ve uyuşturucu kullanarak kendisine uzun süren bir intiharı seçiyor ve 1984 yılında hayata veda ediyor

YAĞMUR YAĞDI BÖYLE OLDUM...



Cumartesi hava güneşliydi, kankamla önce onun sınavına gittik sonra kahvede okey oynadık. Bizim gittiğimiz kahve çok keyifli. Başka kahvelere benzemiyor. Yüzde yüz gay. Ayısı da geliyor, travestisi de. Akşamına bizim tayfayla birlikte yaptığımız mangal partisi eğlenceli geçti. Çok eğlendik... Sayılır. Ben ayrılıkları sevmiyorum... Ve o gecenin havasında ayrılık vardı. Nefes alamadım.

Gece eve döndüğümüzde, itiraf ve şikayet saatine denk gelmişiz. Herkes eteğindeki taşları döktü, bazıları baş yardı, bazıları da gönülleri...

Pazar uyandığımda yağmur yağıyordu. Kötü bir moodun ilk işaretleri vardı yüreğimde... Bozmadım. Evden çıkmadım. Birşeyler yazayım dedim olmadı. Parmaklarım hep yanlış kelimelere gitti. Bıraktım. Televizyon izledim sıkıldım, wordabula oynadım sıkıldım. Yüreğim sallanıyordu, pencereden baktım rüzgar varmış... Kankam dvd getirmiş, kötü adamın kıçına bıçak sokulan kötü bir action filmi izledik. Herkesin canı yandı. Ben uyuşmuştum hissetmedim.

Benim sevgilim adam gibi adam. Sağolsun, akşam işten eve geldiğinde her zamanki gibi olmadığımı görünce üzerime gelmedi. Sormadı neyin var diye, hep güleç baktı sabırla, yatarken şarkılar dinledik Müzeyyen Senar’dan, birbirimize sarıldık... İyi geldi. Yağmur da dinmişti galiba. İki sene geçti artık sözler daha az kullanılır oldu aramızda, bedenlerimiz yetiyor derdimizi anlatmaya...

Artık güneş ısıtsın istiyorum ruhumu. Yoksa çıldıracağım

2 Nisan 2008 Çarşamba

GÜNÜN SÜPER HABERİ


Sabah Gazetesi'nde 2 Nisan'da çıkan haberi okuyunca gözlerime inanamadım... Önce siz de inanamayın diye aşağıda haberi aynen veriyorum...

Endonezya'daki din konferansında "Eşcinsellik caizdir" fetvası çıktı
Endonezya'nın başkenti Cakarta'da 27 Mart'ta düzenlenen Endonezya Dinler ve Barış Konferansı'ndan "Eşcinsellik İslam'da caizdir" fetvası çıktı. Endonezya içinden ve dışından pek çok İslam uzmanının katıldığı toplantıda konuşan ilahiyat akademisyeni Dr. Siti Musdah Mulia, Kuran'daki Hucurat Suresi'ni esas aldığını ve eşcinselliğin yalnızca şehvetten kaynaklanmadığını vurgulayarak, "Eşcinselliğin Allah'tan geldiğinin, doğal olduğunun göz önüne alınması gerekir. Allah'ın gözünde insanlar dindarlıklarına göre değerlendirilirler" dedi. Pek çok katılımcı da bu görüşe destek verdi.


Eşcinsellerin yaşadığı en ciddi çelişkilerin başında, herhalde din ve dinin buyrukları geliyor. Kendimi bildim bileli eşcinselim ve yine kendimi bildim bileli bu evreni ve içindekileri yaratan yüce bir gücün varlığına inanıyorum. Her ikisinden de zamanında vazgeçmeye çalıştıysam da olmadı.

Yaşadığımız şeyin bir tercih olmadığını söylemem gerekiyor. Lambda ve KaosGL'nin bize öğrettiği en güzel terimlerin başında gelen cinsel yönelim bizimkisi. Yanlış anlaşılmasın herkesinki bir cinsel yönelim. Yani aklı başında bir straight nasıl ki hemcinsinsini bir seks objesi olarak düşünemiyorsa ben de karşı cinsi cinsel obje olarak algılamıyorum. Onların hepsi benim dünya ahret bacım, halam, teyzem, ninem etc. Ben böyleyim, hep böyleydim. Çocukken daha dört beş yaşlarındayken erkekler bana daha bakılası geliyordu. Büyüdükçe bu sarılası oldu daha da sarılası halini aldı.

Bugün bu haberi okuyunca, ne yalan söyleyeyim yüreğime su serpildi. Tamam hayatımı fetvalara göre biçimlendirmiyorum ama Endonezyalı da olsa bir ilahiyatçının çıkıp "eşcinsellik İslam'da caizdir" şeklindeki fetvası, nasıl diyeyim geleceğe, bayağı bi geleceğe, şöyle bi kıyamet sonrası bi dönem düşünün siz, daha korkusuz bakmama neden oldu.

1 Nisan 2008 Salı

BEN BİLMEZ KOCAM BİLİR VEYA EY DEVLETİM ÖZÜR DİLERİM


Ülke yine çalkalanıyor. Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP hakkında 'irticanın odağı haline geldiği' gerekçesiyle açtığı kapatma davası Anayasa Mahkemesi tarafından oybirliğiyle kabul edildi. Avrupa standartlarında demokratik düzen isteyen bir ülke için oldukça ilginç bir durum. Halkın büyük çoğunluğunun oyuyla iki kez iktidara gelen partinin kapatılması nasıl yorumlanmalı bilmiyorum açıkçası.

Hoş Kasımpaşalı başbakanın özellikle ikinci hükümetin kuruluşundan sonra 'halk bana oylarını verdi, istediğim gibi at koştururum' tavrını birileri dizginlemeliydi, dur demeliydi. Ama bu kapatma davasıyla mı olmalıydı ondan emin değilim. Genelkurmay, büyük ihtimalle bir çok şeyi sineye çekerek AKP ve icraatlarına karışmadı, doğruydu bu çünkü modern demokratik devletlerde Genelkurmay'ın halkın seçtiği bir meclis ve hükümetine karışma hakkını vermiyor. Peki modern devletlerde yasa adamlarının halkın seçtiği meclis ve hükümetine itiraz hakkı var mı? Sanmıyorum. Belki de bizim sorunumuz standartlarımızın hala Türk olmasından kaynaklanıyor. Daha geniş bir ufka sahip olmak için yeterince çaba sarfetmiyoruz. Avrupa Birliği'ni kendisine hedef seçmiş Türkiye için standartlarını yükseltmesi şart.

Bir seçmen olarak attığım oyun yok sayılmasını istemem. Zaten seçimlerden önce Yüksek Seçim Kurumu'nun ancak onay verdiği kişi ve partiler, sandığa gidebiliyor. Yani seçmen sandığa giderken zannettiği kadar da hür ve özgür değil. Devlet kurumlarının bu kontrolüne rağmen yine de meclise giren parti ve vekiller hakkında siyaset yasağı isteniyor ve kapatma davası açılıyorsa, o zaman gerçekten, 'ben bilmem kocam bilir' diyelim. Devletin artık hangi organı bunu yapacaksa, aynı TRT'nin Eurovision Şarkı Yarışması'nda yaptığı gibi, bir partiyle anlaşılsın, onlar bir kaç program bestelesin, en uygunu seçilsin. Halk da, yanlış kişi ve partiye oy verdi diye, devlete karşı suçluluk hissetmesin.

Bütün bu yazdıklarım AKP yanlısı olduğum sonucunu çıkarmasın. Bu benim demokrasi anlayışım. Seveyim sevmeyeyim, destekleyim desteklemeyeyim parti kapatmak, halkın bir bölümünün ağzını kapatmak, yok saymak anlamına geldiğini düşünüyorum. Hatta bu durum AKP'nin iki yüzlülüğünü gösteriyor, nasıl mı? Aynı Yargıtay Başsavcısı, Demokratik Toplum Partisi hakkında da "Eylemlerinin ve üyelerinin beyanlarının devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırılık oluşturduğu tespit edilmiştir" nedeniyle 2007 Kasım'ında kapatma davası açtı. Peki Erdoğan o zaman neredeydi. Peki o zaman niye AKP bir araya gelip Anayasa'da değişiklik yoluna gitmedi.

Ben AKP'nin zorunlu olarak Batı yanlısı demokrasi istediği kanısındam. Zorunlu olarak çünkü varlığı ancak buna bağlı. Muhafazakar bir parti olan AKP'nin izlediği politikaların önünde sonunda kendisi gibi olmayan, yaşamayan, düşünmeyen kesimleri derinden etkileyeceğini ve hatta etkilediğini düşünüyorum. Beş sene sonra abartmayayım on sene sonra bırakın eşcinselliğimi, kot giydiğim, meyhanelere gittiğim (o zamana kadar kapatılmazsa tabi), ne bileyim küpe taktığım veya namaz kılmadığım için toplum ve hatta devlet tarafından cezalandırılmayacağım ya da baskı görmeyeceğim ne malum. Bu konuda ciddi endişelerim var. Ve bu endişelerin sadece bende olmadığını belirtmek isterim.

BEN SANA MECBURUM


Aşk hakkında yazı yazmak pek hoşuma gitmez. Zamanında, öğrencilik yıllarımda, sınıf arkadaşlarımdan biri iyi bir şairdi, onun sayesinde bir şekilde eli kalem tutanların arasına karışmıştım, ufak tefek şiirler yazmıştım yayınlanmışlardı. Sonra bir gün bir şiir yazmıştım, aşıktım fena halde; şiir aşk üzerineydi, bir üstadım gördü, şiir güzel olmuş ama arabesk demişti, anlamamıştım, içinde aşk var demişti. O günden sonra aşk üzerine fazla yazı yazmadım. Haklıydı, aşk ancak arabesk yaşanılabilen ve de yazılan bir şey. Batılı formda aşk biraz yavan kalıyor sanki veya bana öyle geliyor. Aşkta tutku olmalı, yoğun olmalı, yüreği delip geçmeli vesaire...

Ama bugün aşkı yazmam gerekiyor. Yazmam gerekiyor çünkü bugün bir yıldönümü. Hayatımın dönüm noktası. Ondan öncesinin ve ondan sonrasının günü. Eşimle tanışmamın yıldönümü bugün. İki yıl geçti. İlk bakışta aşktı. Herşeye ve herkese ve an geldiğinde bize rağmen başlayan ve devam eden bir aşk bizimkisi. İmkansız dediğimiz bir çok şeyi aşıp, o güne kadar yaşadığımız herşeyi geride bırakarak sürdürdüğümüz bir aşk bizimkisi.

Bana huzur verdiğin için, seni doyasıya sevmeme izin verdiğin için, beni güldürdüğün için, beni ağlattığın için, bana dokunduğun için, güzel sesinle türküler söylediğin için, böyle olduğun için, yakışıklı olduğun için, beni de yakışıklı bulduğun için, sana sarılabildiğim için, benimle mutlu olduğun için, sevgini gösterdiğin için, bana değer verdiğin için, acayip iyi dans ettiğin için, kendimi özel hissetmemi sağladığın için, seninle uyuyup seninle uyandığım için, benim için endişelendiğin için, terimi sildiğin için, beni tüm eksiklerime rağmen kabul ettiğin için, bıyıklarımı temizlediğin için, seninle niye daha önce tanışmadığım için, sana hiç çekinmeden bakabildiğim için, yemeklerimi yediğin için, gömleklerimi ütülediğin için, çamaşırlarımı yıkadığın için, gelecek planları yaptığın için, her şey ve her an için, hayatını benimle paylaştığın için, yani bana aşık olduğun için, ve daha aklıma gelmeyen onbinlerce neden için, ve onbinlerce başka nedene rağmen birbirimizi nedensiz sevdiğimiz için SANA AŞIĞIMIM BİDANEM.

Dedim ya aşk şiirleri yazmıyorum artık. Ama bizi anlatacak bir şiir varsa o da belki Attila İlhan'ın Ben Sana Mecburum şiiri...

BEN SANA MECBURUM

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih'te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.
******************************


Koca bir ömür var önümüzde bidanem. Ve ben seninle geçireceğim her günü iple çekiyorum şimdiden. Sağol her şey için...